ESAD ERBİLİ
ESAD ERBİLİ
Açıklama: Es’âd Efendi, uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, esmer tenli, heybetli, güleryüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zât idi. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zâtı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.

Altın silsilenin otuz üçüncü halkası, yine Irak’tan, Musul’un Erbil kasabasından. 1264/1847 yılında Erbil’de doğdu. Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil’de bulunan Hâlidi Tekkesi şeyhi M. Said Efendi’dir. Babası tarafından dedesi Hidâyetullah Efendi ise Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî’nin Erbil’de yaptırdığı tekkeye tayin ettiği halifesidir.

Es’âd Efendi ilk tahsilni Erbil ve Deyr’de ikmal ettikten sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir işaretle Nakşî-Hâlidî şeyhi Tâhâ’l-Harirî’ye (ö. 1294/1875) intisab etti. Beş yılda seyr u sülûkunu ikmal ile hilafet aldı. 1292/1875 yılında Hicaz’a gitti. Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul’a geldi. İstanbul’da önceleri Salkımsöğüt’te Beşirağa Dergâhında misafir olarak kaldı. Muhip ve ziyaretçilerinin sayısı artınca buradan ayrılarak Bâyezid-Parmakkapı’da Makasçılar içinde bulunan caminin müezzin odasına yerleşti. Fatih Camiinde Hafız Divanı İle Mevlânâ Cami’nin Hüccetü’l-Esrar adlı eserini okuttu. Onun bu derslerine ilim ve irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Hoca Yekta Efendi ve benzeri âlimler onu bu derslerinden tanıyarak intisab ettiler.



Kelâmî Dergâhı Şeyhliği



Kısa zamanda şöhreti İstanbul’u tuttu ve Sultanın damadı olan Dervişpaşazâde Hâlid Paşa kendisini saraya davet ederek ondan bir buçuk sene kadar Arapça ve dini ilimler tahsil etti. Sultan İkinci Abdülhamit Han tarafından da Meclis-i Meşâyih âzâlığına tayin oldu. Toplantı günleri meclise, ders günleri Fatih Camii’ne, arasıra da saraya giderdi.

Bu arada evini Bayezid Camii imaretinin kapısı üstündeki odalardan, meydana nazır olan kısma nakletti. Ayrıca kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşihat’a müracaat etti. Fındıkzâde Mâcuncu civarında Şehremini Odabaşı semtindeki Kelâmi Dergâhı Şeyhliği münhal bulunuyordu. Es’âd Efendi 1303-1883 tarihinde Abdulkâdir Geylânî ahfadından Abdülhamit er-Rifkani’den aldığı Kâdirî İcazetnameyi ibraz ile bu tekkeye tayin bulundu. Burada müntesiplerine önce, oturarak ve Kadirî evradı okuyarak Kadirî ayini, sonra da Nakşi usulunce “Hâtm-ı Hâcegân“ yaptırırdı. Ancak Nakşi Tarikatında sohbet esas olunduğundan Cuma günleri de zikirden evvel “esrar-ı aşk ve muhabbete dair” sohbet ederdi. Es’âd Efendi bir ara Halıcılarda bulunan Feyzullah Efendi Dergâhına da devam etti.

İstanbul’a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlak gibi çeşitli konulardaki hadislerden derlediği “Kenzül İrfan” adlı eserini neşretti. Onun bu eseri büyük hüsnü kabule mazhar oldu. 1316/1900 yılında Abdülhamit Han tarafından bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil’de ikamete memur edildi. Erbilde saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa ettirilen tekkede meşrutiyetin ilanına kadar irşat hizmetiyle meşgul oldu. Mektubat adlı eserindeki mektuplarının ekserisini bu esnada Erbil’de muhip ve müridânıyla muhabereleri teşkil eder.



İstanbul’a İkinci Geliş



Es’âd Efendi, Meşrutiyeti müteakip sevenlerinin daveti üzerine 1324/1908’de tekrar İstanbul’a döndü. Kelâmî Dergâhı’nı zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Üsküdar’daki Selimiye Dergâhı şeyhliği boşalınca oranın şeyhliği de Es’âd Efendi’ye tevcih olundu. Buraya niyabeten oğlu Mehmet Ali Efendiyi tayin etti. Kendisi de ara sıra gelip irşad hizmetini oğluyla birlikte yürüttü. Millî mücadelenin başlaması üzerine Ankaraya gidecek olan Fevzi (Çakmak) Paşanın bu dergahta Es’âd Efendiyle birkaç defa görüştüğü bilinmektedir.



Meclisi Meşayih Reisliği



Es’âd Efendi 1330/1914 yılında önce Meclisi Meşayih azası, sonra da Reisi oldu. Meclisi Meşâyih Reisliği zamanında tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini temin istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad’ın sevgisini kazanan Es’âd Efendi aynı yıl, “Sürre Emini” olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında meclisi Meşayih Reisliğinden istifa etti.

Es’âd Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden O’nun İstanbul, Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan’da binlerce müntesibi vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) Tekkelerin kapatılmasından önce İstanbula gelen ve Kelâmî Dergâhı’nda onbeş gün misafir kalan Danimarkalı araştırmacı Carl Vett’in anlattıklarından onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pek çok itibarlı kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır (bk. Kelâmî Dergâhı’ndan Hatıralar).



Edebî Şahsiyet



Ana dili Türkçe olmakla beraber Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna delildir. Türkçeyi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf Bey’in ifadesiyle “selîka-ı kalemiyyesi ve tarz-ı mânâdaki tevcihi kendisine sahife-i edebiyatta sernâme-i mübâhât eyliyecek derecededir.”

Es’âd Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufî halk edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. O’nun Türkçeyi kullanmaktaki liyakatı ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir. “Es’âd Efendi’nin Kenzü’l İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca’ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız...” “Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es’âd Efendi’nin ince bir hassasiyet ve şiir kâbiliyetine malik bulunduklarına işarettir...” (Son Devrin Din Mazlumları, s. 169-170)

M. Es’âd Erbilî, meşâyıhın ulemasından olması sebebiyle daha sağlığında büyük bir şöhrete ve halk tarafından hüsn-i kabule mazhar olmuştur. Nitekim onun yakınlarından bir meczûb derviş, daha Erbil’de iken bir rüya görür: “Es’âd Efendi’nin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzere, Erbil’den Balkanlara kadar olan geniş bölgeyi ihata etmektedir. Önce bir rüyadan ibaret olan bu hal, elli sene sonra hakikat olmuş ve Es’âd Efendi’nin Anadolu’dan Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistana kadar uzanan alanda pek çok müridi bulunmuştur.

Es’âd Efendi, Muhammedi meşrebde, isâr ve infak doygunluğunda bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları şöylemişti: “İntisabımın ilk yıllarında gönlüme; Yâ Rabbi, huzuru ilahiyene çıplak olarak geleyim. Şayan-ı kabul amelim varsa onları günahkar kullarına bağışlayayım.” şeklinde bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.”

Es’âd Efendi diyor ki: İki mesele hakkında şüphem vardı. İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin mektubatını okuyunca bu şüphelerim zail oldu:

a. Tarikatte asıl olan tam anlamıyla sünnete bağlanmak olduğuna göre, bazı tarikatlarda riyâzet yapmadan manevi yükseliş nasıl olabilir?

Bu sorunun cevabını İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ında buldum. “Karın, temiz ve helal yiyecekle dolarsa fikirde havatır olmaz. Zikir, fikir; rahat ve huzurlu olur. Fakat nefsin hakkı verilmezse huzura mâni olabilir.”

b. Fenâ-yı kalpten sonra kalbe havatır nasıl gelebilir?

Bunun cevabını da “Kalb fena bulduktan sonra kalbe gelen havatır kalbe zarar vermez, aksine kalb vazifesini yapmaya devam eder” hükmünde buldum.

Rivayete göre bir japon generali müslüman olup İstanbula gelir. İstanbul’da Es’âd Erbilî’nin Kelâmî Dergâhı’nda bir müddet misafir olur ve zikir meclislerine katılır. Daha sonra bazı dergahlarda da zikir meclislerine katılan bu Japon general: “Allah Allah diye zikretmede çok kuvvet var. Padişahlar da böyle Allah Allah deseler, top tüfek kuvvetinin hükmü olmaz.” der.

Es’âd Efendiye bir gün biri gelip der ki: Allah, “Dua ediniz, sizin dualarınızı kabul edeyim” (Mü’min, 40/60) buyuruyor. Halbuki biz dua ediyoruz, bize bir şey vermiyor ve dualarımızı kabul etmiyor. Acaba bu ayette yanlış mânâ mı veriliyor?” Es’âd Efendi şu cevabı verir:

- “Duanın kabulu için bir takım şartlar vardır. Şart yerine gelmeyince şarta bağlı hüküm de gerçekleşemez. Duanın kabul olunmayışında ayrı birtakım hikmetler vardır. Bazan duanın beklenen ve istenen şekilde kabul edilmeyişi kul için daha büyük bir hayır olabilir (bk. el-Bakara, 2/216). Mesela sıtma hastasının canı bal istese hemen verilmez. Çünkü bal, sıtma için zehir gibidir. Ayrıca bu ayet bir başka mânâya göre: “Beni davet edin, ben de meclisinize geleyim.” anlamındadır.

Bir başka seferinde yine inançsız birisi Es’âd Efendi’nin tekkesine gelerek müslümanları tezyif etmeye beşladı: “Her kötülük müslümanlarda, yalan, hırsızlık gibi fenalıklar hep onlarda. Bu nasıl din böyle?” dedi.

Es’âd Efendi dedi ki:

- “Bu senin söylediklerin bile dinimizin büyüklüğüne delildir. Başka dinler batıl olduğu için şeytan onlarla pek fazla uğraşmıyor. Çünkü boş eve hırsız girmez.”

Es’âd Efendi, “Ümmetimin şereflileri Kur’an hâmilleridir.” hadisini “Kur’an tilavetine müdavim, onun ahkamıyla âmil kimseler, teheccüd namazı ve zikirle geceleri ihya edenlerdir” diye yorumlardı. Yoksa bu, bazılarının dediği gibi sadece Kur’an hafızları demek değildir. Kuran ahkamına itaatkâr olmayan ve namaz bile kılmayan hafızlar neye yarar? Nitekim Kur’an’da öyleleri hakkında: “Kendilerine Tevrad yükletilip de onu taşımayan; emirlerini tutmayanların durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir.” (el-Cuma 62/5) buyurulmuştur. Sırtında kitap taşıyan merkebe taşıdığının ne faydası vardır?

Es’âd Erbilî hazretleri, “Sizden insanları hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülüklerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Onlar gerçek felâha erenlerdir.” (Âli İmran, 3/104) ayet-i kerimesini şöyle tefsir eder:

“Ey İslâm cemâati! Sizlerden bir tâife, dini ilimleri öğrenip tahsil ettikten sonra avâm-ı nâsı gerçek tevhide ve İslami hayata çağırsın. Dinin ve aklın meşru kabul ettiği şeyleri kendisi yerine getirdikten sonra diğer insanlara da emretsin. Yine din ve akıl ölçülerine göre çirkin olan davranışları kendisi fark ettikten sonra başkalarını da o kötülükten sakındırsın. İşte bunlar hakikaten gerçek kurtuluşa erenlerdir. Şayet bu kimseler Cenab-ı Hakk’ın emir ve nehiylerine itinâ göstermez; ilimleriyle amel etmezlerse ahkam-ı ilahiyi insanlara tebliğ etmeye layık değillerdir. Bu gibilerin tebliğlerinin tesiri de olmaz. Sözün kısası, şüphesiz Hak Teâlâ Hazretleri avâm-ı nâsın cehalet ve günahtan kurtulması ve marifet nurlarından istifade edebilmesi için hususi bir topluluğun ilim ve amel cihetinden yetiştirilmesi emriyle bu vazifeyi farz-ı kifâye olarak müslümanlara yüklemektedir. Bu mukaddes vazifenin medâr-ı iftihâr olan yükü de şüphesiz, zâhiren ve bâtınen alim olma sıfatını kazanmış meşâyıh-ı kirâmın uhdelerine tevdi buyrulmuştur.”

Es’âd Efendi, İbn Arabi’yi çok sevdiği ve vahdet-i vücût fikrine kail olduğu halde bu düşüncenin “ittihat ve hulûl” (Allah’la bir olma ve Allah’ın insan şeklinde görünmesi düşüncesi), şeklinde anlaşılmasından son derece tedirgin olmaktadır. Nitekim: “Her nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4) ayetinin tefsirinde der ki: ”Ayet-i kerimedeki bu beraberlik zata ve zamana müteallik bir beraberlik olmadığı gibi bu, hulûl ve ittihat yoluyla da gerçekleşmez. Aksine bütün zuhûr mahallerinde şimşek ziyası gibi, sadece zuhûr ve huzur suretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün işlerimizi ve her halimizi bilmekte, görmekte ve vakıf bulunmaktadır. Göklerde ve yerde mevcûd bulunan herşey, O’nun kendi mülküdür. Herkese iyi veya kötü ameline göre karşılık vermek O’nun hakkıdır. Bu ayeti celileyi bildikten sonra halktan birinin yanında çirkin bir fiili yapmaya cesaret edemeyenlerin Yüce Mevlâ’nın huzurunda ne cesaretle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri hayret verici bir husustur. Acaba bu gibilere akıllı denebilir mi?”

Yine o: Size ne oluyor ki Allah yolunda infakta bulunmuyorsunuz? (el-Hadîd, 10) ayet-i kerimesini tefsir ederken şu mühim noktalara işaret etmektedir:

1. Kiralık evlerde oturmakta olan kiracıların bir evden diğer bir eve taşınırken bütün eşyalarını beraberlerinde götürüp, sevdiği mallarından hiçbir şeyi bırakmayacağı herkesçe bilindiği halde, her şeye muhtaç bir durumda kabir evine gidenlerin sevdiği eşyalarından kısmen olsun birşeyi beraberinde götürmemeleri gerçekten hayret ve dehşet verici bir durumdur.

2. Cenabı Hakkın kullarına emaneten ihsan buyurduğu mallarından kulun ayrılacağı şüpheye mahal olmayan bir gerçektir. Şu kadar var ki, fakirleri doyurmak, düşkünleri giydirmek, cami ve mescid yaptırmak. Sadece “pintilik duygusu” denilen âdi tabiat yüzünden veya Kur’an ayetlerine ve Peygamberimiz (sav)’in hadislerine tam bir imanla itimat edememek yüzünden cimrilik hastalığını, cömertlik şerefine tercih edenlerin; yani malının fazlasını kısmen de olsa yukarıda bahsedilen yollardan herhangi birine sarfetmeyerek ölüm ile bu mallarından ayrılmak zorunda kalanların ilahi azab ve îtaba müstehak olmaktan korkup çekinmemeleri gerçekten üzücü bir haldir.
Anahtar Kelimeler: erbili, esat
Tarih: 28.08.2008 22:20
Hitler: 16338
İndirmeler: 1
İzlenme: 3.50 (2 Oylar)
Dosya Boyutu: 94.5 KB
Gönderen: mehmet




Önceki Resim Resmin Adı : ESAD ERBİLİ
ESAD ERBİLİ

Paylaş
Sonraki Resim




Reklam

Yetkili: Yorum:
Bu resim için yorum bulunmuyor.



 
Önceki resim:
Mahmud Esad Coşan

 
 Sonraki resim:
Ömer Muhtar

 

  Ana Sayfa / Lider Resimleri / ESAD ERBİLİ En İyi Resimler |  Yeni Resimler 
  Powered by 4images 1.7.6 Copyright © 2002-2017 4homepages.de Design by 7dana.com  

Varbak Resimler | Resimler | güzel resimler | araba | emlak | Gizlilik